25 Haziran 2010 Cuma

Tek Başına

Kendi olamamanın verdiği ıstırapla yaşamıştı o, hayatını. Her gece çevrenin beklentileriyle kendi arzuları arasındaki çatışmanın arasında kıvranarak yatıyordu yatağına ve gözlerini kapatıyordu. Uykuya dalıp bir an olsun, karanlık, yalan ama özgür bir dünyada gözlerini açmak için. Yalan bir dünya değildi aslında orası, en azından onun için; çünkü asıl yalan dünya, asıl rollerin oynandığı, insanların maskelere büründüğü dünya gözlerini açtığında karşısına çıkıyordu. Ve eninde sonunda o kaçınılmaz an geliyor ve o, yine acı dolu bakışlarla karşılıyordu yeni günü. Yine hiçbir şeyin değişmemiş olduğunu görüp, içinde büyüyen ümitsizliğini, çaresizliğini bir kenara atmaya çalışarak günü selamlıyor; hayata, hayatın ona verdiği değerden fazlasını verecek şekilde, aslında hayatın ele geçirilmişi olduğunu bile bile, yalandan gülümsüyordu. Umursamazcasına gülümsüyordu ki bu ele geçirilmişlik, kelepçelere vurulmuşluk karşısında yenilmediğini görsünler. Gülümsüyordu ki herkes onu o kadar mutlu sansın. O kadar mutlu sansın ki gözlerinden süzülen yaşlar gizlensin. Neden yapıyordu bunu? Bunu kendisi de bilmiyordu. Ama bir gün gelecek ve bu son bulacaktı. Adı gibi emindi bundan. Diğer bir taraftan da nasıl emin olabilirdi ki? O kendi varlığından, ailesinden, yaşamının bunca yalan yılını doldurmuş dışarıdan dost gözüken yüzlerinde gülücüklerin eksik olmadığı dostum diye adlandırdığı insanlardan, içini neşeyle dolduran kuş cıvıltısından, kısacası hayatın kendisinden bile emin olamazken böyle bir şeyden nasıl emin olabilirdi? Ama biliyordu işte, gün gelecek ve hayalleri gerçek olacaktı. Martı Jonathan Livingston olacaktı göklerde süzülen, üstelik peşi sıra da takipçileri…

Beklentileri vardı hayattan, evet evet vardı. Ama o bunları kendini kandırmacaları olarak nitelendiriyordu. Gerçekleşmeyeceğini bildiği halde onları nasıl hala bekleyebilirdi ki? Sadece kendini kandırıyordu, ama o buna aldırmıyordu. Hayatı zaten ümitsizlikle sarıp sarmalanmışken, kandırmacaları ona öyle tatlı, öyle gerçek görünüyordu ki içinde yarattığı o eşsiz güzellikteki yalan, her anında pençelerini uzatmış ona saldırmayı bekleyen dışarıdaki gerçekten daha gerçekti.

Kasvetli ruh halinin yansımasıymış gibi beliren karanlık bulutların kapladığı gökyüzünü seyre dalmıştı cama yüzünü dayamış. Yağmur, kara bulutların uyarılarına görmezden gelip dışarıda kalmayı seçenleri cezalandırmak istercesine aniden başlamış, soluksuz yağıyordu. O ise camın kenarında ellerini bacaklarının arasına alarak büzülmüş bir halde öylesine dalmıştı ki görmüyordu gözleri, duymuyordu kulakları. Ani bir ışık çaktı gözlerinin önünde, onu geçmişinde gizli kalmış, kendisinin bile çarpık anımsadığı aksak anılara götüren. Önce etrafını yoğun bir sis kapladı, onu hiçbir şey görmemecesine duymamacasına sarıp sarmalayan. Sonsuzlukta, ıssızlıktaydı sanki. Sonra yavaş yavaş sis bulutu çekilmeye ve ona bazı şeyler göstermeye başladı.

Silik bir ses yankılandı önce. En yakın dostunun ona seslenişini duydu sanki bir an. Sonrasında derin bir sessizlik. Etrafına bakındı odasında değildi. Karanlık sarmıştı etrafını. Uçsuz bucaksız bir karanlık… Aniden yüzünü gördü onun, yine her zamanki gibi gülümsüyordu ona. Yıllardır görmemesine rağmen o sıcak samimi yüzü asla unutamazdı: en kıymetlisi, en değerlisi, dostu. Ancak bir anda o tanıdık yüz değişti, gözleri çukura kaçtı, derisi büzüştü, yaşlanmıştı sanki. Onu çağırıyordu. Karanlığın içinden ona seslenip, onu çağırıyordu. Sırasının geldiğini söylüyordu. Şimdi ona doğru yaklaşmaya başlamıştı. Yüzü gittikçe biçimsizleşiyor, seçilemez, tanınamaz hale geliyordu hatta daha doğrusu korkutucu… Arkasını dönüp koşmaya, ondan uzaklaşmaya başladı. Onun daha sırası gelmemişti. Henüz değil. “Hayır!” Boşluğa bağırdı. Gitmesi gerekiyordu o tanıdık yüzün. Görmek istemiyordu onu.

Korkuyla arkasına döndü. Gitmişti. O tanıdık yüz, o dost gitmişti. Bir kez daha kaybetmişti şimdi dostunu. Ancak bu defa üzülmedi. Çünkü sırası gelmemişti. Karanlıkta tek başınaydı şimdi. Yürümeye devam etti titrek adımlarla. Nereye gittiğini bilmiyordu ancak elbet öğreneceğini de biliyordu. Bir çocuk kahkahası yankılandı ardı ardına karanlıkta. Etrafına bakındı. Hiçbir şey göremiyordu. Tekrar önüne döndüğünde açıklığından sadece ince bir ışık huzmesi düşürecek kadar aralanmış bir kapı gördü. Kahkaha tekrarlandığında sesin o kapının ardından geldiğini anladı. Temkinli adımlarla kapıya yaklaştı. Her adımıyla birlikte kahkahanın o neşe saçan tınısı değişiyor, dehşet bağırışlarına dönüşüyordu. Her adımda korkusu bir kat daha artıyordu. Parmaklarında buz gibi kapı tokmağını hissettiğinde devam edip etmemekte kararsızlığa düştü. Geri dönmek istedi bir an için. Ancak nereye gidebilirdi ki arkasında onu bekleyen karanlıktan başka bir şey yokken. O anda bağırışlar korkunç bir çığlığa dönüştü, patlayan silah sesine karışarak. Tüm vücudunda içine işleyen bir ürperti hissetti. Son bir gayretle kapıyı hızlı bir şekilde iterek içeri adımını attı ve onu gördü. Karşısında heybetli gövdesiyle duruyor, tüm gölgesini üzerine düşürüyordu. O an için kendini o kadar küçük o kadar savunmasız ve o kadar çaresiz hissetti ki olduğu yerde büzüldü. Ellerinin, bacaklarının titrediğini gördü. Babasıydı. Ona gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi dehşet verici bir ifadeyle bakıyordu. Sanki birazdan kükreyecek ve yer yerinden oynayacaktı. İşte o an babasının arkasında kardeşinin yerde yattığını gördü. Evde neşeli kahkahalarla şen şakrak dolaşan sevgili kardeşi… Kollarını iki yana açmış, bacakları çarpılmış yatıyordu. Yüzü bembeyaz kesilmiş, gözleri donuk yukarı bakıyordu. Kafasının yanından kan sızıyordu ve şimdiden yerde ufak bir gölcük oluşturmuştu. “Aman tanrım!” İşte o an kükremeye hazır donmuş halde bekleyen babası kükredi: “ Hepsi senin yüzünden!” Ve o koca heybetiyle ona doğru yeri titreten adımlarla yaklaşmaya başladı. Olduğu yerde büzülmüş babasının ona doğru gelmesini seyrederken aniden bacaklarını kıpırdatacak kadar güç bulabildi. Ve arkasını dönerek girdiği kapıya doğru bir hamle yaptı. Kapıyı arkasından kapatırken babasından kapıyı yerinden oynatabilecek kadar sert bir darbe geldiğini hissetti. Soluk soluğa kalmış bir şekilde kapıya yaslanmış, babasının kapıyı açmasına engel olmaya çalışmaktaydı. Sert bir darbe daha geldi kapıya. Kapı ne kadar dayanabilirdi ki er ya da geç kapı dayanamayıp kırılacaktı. Gözlerini kapamış üçüncü bir darbenin daha gelmesini bekliyordu. Ancak daha fazla zorlama olmadı. Bir daha kapıya tekme ya da yumruk inmedi. Korkuyla gözlerini açtığında ise evine, odasına dönmüştü. O sis bulutu dağılmış. Onu karanlıktan yine bugüne döndürmüştü. Kapısının önünde yere çökmüş buldu kendini. Büyük bir rahatlama hissetti. Neydi tüm bunlar, birer anı mıydı yoksa hayal miydi ya da rüya? Tam bütün o yaşadıklarının hepsinin geçtiği düşüncesiyle rahatlamışken, kapının sert bir yumruk darbesiyle zorlanmasıyla yerinden sıçradı. Ardı ardına kapıya vuruyordu biri. Şimdi yine korkuyla zirve yapmış kalp atışlarını hissediyordu. Ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Zaten biraz daha beklerse menteşelerinden fırlayacak olan kapıya doğru elini uzattı. “Ne olacaksa olsun!” Tokmağı çevirdi. Ve eski dostunu tekrar gördü. Yine güven verici bir şekilde gülümsüyordu ona: “ Sana sıranın geldiğini söylemiştim”. Elini uzatıyordu ona. İşte o an anlamıştı her şeyi. Evet sırası gelmişti ve babası haklıydı her şey onun yüzünden olmuştu. Kapının eşiğinden dostuna doğru bir adım attı ve her şey az önce yaşadıklarının tam zıttı bir şekilde göz kamaştırıcı bir parlaklığa, muazzam bir beyazlığa büründü. Her şey sona ermişti. Artık kendi olabilirdi. Yalandan gülümsemeler yoktu daha fazla. Maskeler inmişti. Her şey sona ermişti ama mutluluk şimdi başlıyordu. Gülümsedi. Eşikten geçerek bir adım daha attı. Mutluluğa doğru…

Kapı şiddetli bir darbeyle menteşelerinden koparak parçalandı. İçeri giren babası oğlunun kendini asmış olduğunu gördüğünde nefesi kesildi. Ölü gözlerle bakan oğlu gülümsüyordu.


Daimi Dostuma,
Erene,